Şirketler uygun aralıklarla pazara yeni ürün ve hizmetler sunmazlarsa başarılı olamazlar. Literatürde yeni ürün ve hizmet geliştirmenin iki yolu bulunur. Araştırma-Geliştirme ve inovasyon. Derinlemesine bilgi üretimi olan Ar-Ge’nin bize uymadığı düşüncesindeyim. Bu düşüncemi destekleyen çeşitli argümanlarım var; örneğin AB 6. Çerçeve fonuna Türkiye’nin 300 milyon dolar ile katılıp şirketlerimizin projeleri için buradan alabildiklerinin 130 milyon dolarda kalması, TÜBİTAK’ta milyon dolarlar yatarken değerlendirilememesi vb. Yakın geçmişte rahmetli Sakıp Sabancı ARGESA diye bir şirket kurmuş, bir süre sonra da basına “araştırdık, geliştirdik, bir şey bulamadık, kapatıyoruz”, demişti. Bizde Ar-Ge departmanı olan firmaların oranı %1’i geçmez. Ulusal patent sayımız da sıradan bir global firmanınkinden çok daha azdır. Sıfırdan tasarım yaptığımız da görülmüş şey değil. Kısacası genlerimizin sabır, uzun vadeli, planlı çalışma gerektiren konulara uzak olduğuna inanıyorum.

   *   *   *

Buna karşın inovasyon açısından çok başarılı olduğumuza eminim. Gemileri karadan yürütmemiz, dolmuşu yaratmamız, yarım limonu tülbent içine almamız, jetonlara ip bağlamamız, pencereden sepet sallandırmamız, dünyanın ilk otobüs randevuevi ile hem ulaşım hem eğlenceyi aynı anda sunmamız, porof Zihni Sinir (sayın İrfan Sayar) buluşları, sıva altı kablolarla elektrik faturalarını azaltmamız ve daha pek çok örnek başka bir milletin yaratamayacağı yeniliklerdir. 

   *   *   *

Ancak Ar-Ge ile kazanılan rekabet gücü daha fazla ve uzun süreli. Bir de Ar-Ge ile sağlanan buluşların yalnızca hedef doğrultusunda değil, başka alanlarda da yarar getirdiği gerçeği var. O nedenle biz uzun vade için Ar-Ge kültürümüzü geliştirmeye çalışalım, kısa vadede de eskiden beri kullanageldiğimiz yöntem olan başkalarının tasarımları üzerinde iyileştirmeler yapmaya devam edelim.
“Made in …” etiketinin öneminin kalmamasını böyle değerlendirebiliriz.